top of page
Salvador_Dali_-_Bellegin_Azmi_Tablosu.jpg.webp

Konuşma ile gerçekleşen gerçekten bir “tedavi” var mı? Lacan, konuşan varlık anlamına gelen parlêtre kelimesini ortaya attı. Konuşan varlıklar olmaktan dolayı acı çekeriz ve tuhaf bir şekilde, konuşmak bu acıdan bir çıkış yolu ya da en azından daha katlanılabilir bir hale geçiş de olabilir. Psikanalitik psikoterapilerde konuşma, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda dönüşümün ve keşfin temel dinamiğidir. Freud’un geliştirdiği serbest çağrışım yöntemi, hastaların bilinçdışına erişimini sağlamak ve bastırılmış malzemenin ortaya çıkmasına imkân tanımak için konuşmayı merkeze alır. Freud, "Bilinçdışına giden yol, bilinçli ifadelerden geçer." derken, konuşmanın iyileştirici gücüne işaret eder. Ona göre, bastırılmış anılar ve çatışmalar, dile getirildiğinde ve anlamlandırıldığında semptomatik ifadesini kaybedebilir. Lacan, dilin psikanaliz açısından merkezi rolüne vurgu yaparak "Bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır." ifadesiyle konuşmanın yapısal önemini ortaya koyar. Lacan’a göre, kişi kendi öznel gerçeğini ve kimliğini dil aracılığıyla kurar; bu nedenle analiz sürecinde söylenen her kelime, anlamın inşasında belirleyici bir rol oynar. Konuşma, yalnızca geçmişin izlerini sürmek için değil, aynı zamanda öznenin kendisini yeni bir anlam çerçevesinde yeniden kurması için de bir araçtır. Lacan ayrıca, "Özne, Öteki’nin söylemiyle kurulur." diyerek, öznenin dil içindeki konumunun ve Öteki’nin sözleriyle şekillenmesinin altını çizer. Konuşma süreci, öznenin kendi söylemindeki boşlukları fark etmesini ve bilinçdışının izlerini sürmesini sağlar. Lacan’ın "Freud’un Teknik Yazıları Üzerine" adlı 1. seminerinde Freud’un "öznenin yeniden inşası" kavramına yaptığı vurgu da bu bağlamda değerlidir. Aynı seminerin ilk bölümünde Lacan, tarihselleştirme kavramını da ele alır ve analiz sürecinin, öznenin kendi geçmişini yalnızca hatırlamakla kalmayıp ona yeni bir anlam kazandırarak tarihselleştirdiği bir süreç olduğunu vurgular. Ve şöyle ekler; “Tarih, geçmiş değildir. Tarih, şimdiki zamanda tarihselleştirildiği sürece geçmiştir – şimdiki zamanda tarihselleşmiş çünkü geçmişte yaşanmıştır.” Lacan’a göre tarih, yaşanan olaya nereden ve nasıl baktığınla ilgilidir. Lacan’a göre, analiz öznenin kendi yaşam öyküsünü farklı bir bağlamda yeniden kurmasını sağlar ve bu yeniden inşa, geçmişin yalnızca bir tekrarından ibaret değildir, aksine anlamın dönüşümünü de içerir. Lacan’a göre, analiz sürecinde öznenin geçmişi yalnızca hatırlanmaz, aynı zamanda yeniden yapılandırılır. Kişi, konuşma aracılığıyla kendisini baştan inşa ederken, bilinçdışındaki belirleyicilerin etkisini fark eder ve yeni bir anlam çerçevesinde öznel bütünlüğünü oluşturur. Bu süreç, yalnızca bilinçdışının izlerini sürmekle kalmaz, aynı zamanda öznenin kendi hikâyesini farklı bir bağlamda yeniden yazmasına olanak tanır. Psikanalitik terapide konuşma, yalnızca bilgi aktarmak ya da bilinçli bir düşünceyi paylaşmak değil, bilinçdışının izlerini takip etmek, kayıp anlamları keşfetmek ve kişinin kendi söylemi içinde saklı kalmış dinamikleri açığa çıkarmaktır. Freud’un "Konuşmadığımız şeyleri bedenimiz semptom olarak konuşur" sözü, dile gelmemiş çatışmaların semptomlarla ifade bulduğunu gösterir. Bu yüzden analist, hastanın konuşmasını teşvik ederek, O’nu kendi söyleminin içinde bir yolculuğa çıkmaya davet eder. Bu bağlamda, psikanalitik terapi sürecinde konuşma, yalnızca sözel bir etkinlik değil, kişinin kendi geçmişini yeniden yazma, bilinçdışını anlamlandırma ve dönüşüm sürecine girmesi için vazgeçilmez bir araç olarak görülmelidir.

IMG_8230.jpeg

“İnsanlar çoğunlukla neden bir analiste başvururlar? Çünkü bir düzeyde acı çekiyorlardır. Analistten acılarını dindirmesini talep ederler. Ancak analist, müdahale etmeye başladığı anda, Freud’un bir asır önce yaptığı keşifle karşı karşıya kalır; yani özne, semptomun kendisine sağladığı libidinal doyum nedeniyle tedaviye direnir.

Leonardo_da_Vinci_-_Virgin_and_Child_wit

Louvre'da sergilenen ve Freud'un kısa kitabı “Leonardo da Vinci ve Çocukluğunun Anıları”'nın birkaç ardışık basımının kapağında yer alan ünlü bir tablo olan “Meryem Ana, Bebek İsa ve Azize Anna”… Tabloda iki kadının poz verdiğini görüyoruz. Meryem Ana ve onun kendi annesi Azize Anna. Meryem Ana, Azize Anna'nın dizlerinin üzerinde oturuyor, hafifçe eğiliyor, öyle ki üst üste bindirilmiş iki kadının bedenleri birleşik gözüküyor, sadece yüzleri farklı, sanki ikisi tek bir büstten ortaya çıkıyormuş gibi. İki başlı bir kadın, ilk bakışta genel olarak böyle görünüyor, iki yüz birbirine çok yakın, Azize Anna'nın yüzü neredeyse kızı Meryem Ana'nınki kadar genç görünüyor ve o kadar meşhur olan, hatta bir bakıma Leonardo'nun alametifarikası haline gelen benzer “esrarengiz” gülümseme… Annesinin dizleri üzerinde oturan, Meryem Ana eğilerek bebek İsa'yı yakalamak için kollarını uzattığını görüyoruz, İsa ise bir kuzuyla ilgilenmekle meşguldür. Sanki kuzuya tutunarak annesine direniyor olabileceği de söylenebilir. Annenin arzusu tarafından yutulmamak adına ondan vazgeçip babaya tutunmak olarak kabaca ele alınabilecek öedipusu akla getiriyor. Anneden ayrışmayı sağlayan baba, her zaman fiziksel bir baba olmak zorunda değildir. Baba yerine geçebilecek herhangi bir kişi (büyükanne, büyükbaba, bakıcı) hatta bazen de annenin işi bu “ayırıcı” görevi üstlenir. Freud, Leonardo’nun tablolarında, kişisel deneyimlerini görebileceğimizi öne sürmüştür. Her şeyden önce genetik annesi, “eğitimsiz bir köylü” (birçok kaynağa göre bir köle) tarafından büyütülmüş olduğu gerçeği var iken babasının karısı, ona bakım veren ve soylu olan bir diğer anne. Yani bir bakıma ona arka arkaya bakan iki annenin varlığından söz edilebilir. Meryem ve Azize Anna arasında epey yaş farkı olması gerekirken, Leonardo bu iki kadını hemen hemen aynı yaşlarda resmetmiştir. Freud’a göre biyolojik anne olan Caterina’yı Azize Anna temsil ederken, ona daha sonrasında bakım veren Donna Albiera’yı Meryem temsil etmektedir. Leonardo’nun da yaratıcılığında kendi geçmişinden, bastırdıklarından ya da bastıramadıklarından birçok iz görüldüğü söylenebilir. Muhtemelen pek çok sanatçıda da olduğu gibi.

Sea Change by Amber Cooper-Davies _ World Oceans Day artwork with The Collective Makers.jp

Psikanalistler için iklim krizi gibi bir konu politik ya da bilimsel olmasındansa kişilerin terapi odalarına bu konuları nasıl getirdiği ya da daha geniş anlamda, toplumda bunun nasıl yankılandığı önemlidir. Bazı kişiler zaman zaman iklim değişikliği ve küresel ısınmadan bahsederler ve bu anlarda “sıklıkla” karşılaşılan şey şudur: kaygı. 2022 yılında New York Times’ın ön sayfasındaki bir manşet şuydu: "İklim Değişikliğiyle İlgili Kaygı Terapistin Koltuğuna Yerleşiyor.” Lacancı psikanalize göre bu kaygı ya da ıstırap, “gerçeğin” alanına girdiğimizin işaretidir. Bu açıkça kelimelerle anlatılırken, kaygı ve ıstırap duygulanımı gerçeğin bir sinyalidir ve Lacan’a göre kaygı aldatıcı olmayan tek duygu olarak tanımlamıştır. Burada dilin ve sembolik düzenin en azından bazı konularda ele alma kabiliyetini aşan bir şeyle karşı karşıyayız. İklim krizinin, terapi odalarında, belgesellerde ve hatta popüler film ve kitaplarda çok kez ele alınan gerçek ve anlaşılması güç bir şey olduğu söylenebilir. Öyle ki olağan yasa ve çerçevelerimizin dışında olan bir şey ile karşı karşıyayız. Çevresel iletişim psikolojisi üzerine çalışmaları olan sosyal bilimci Renee Lertzman, insanların “çevresel melankoli”den muzdarip olduğuna inanıyor. Freud’a göre melankoli, tamamen bilinç düzeyinde olmayan dolayısıyla tamamen yası tutulamayan bir kaybı yansıtmaktadır. Lertzman da yası tutulamayan bu kaybın iklim değişikliğine verdiğimiz tepkiyi tanımladığını öne sürmüştür. İklim değişikliği karşısında kişilerde, kaygı, üzüntü, umutsuzluk, çaresizlik ve suçluluk gibi yaşanılan sıkıntıları etkileyen duygulanımlar olduğu ve acı verici duygulanımlar karşısında inkar, değersizleştirme, bölme, disosiyasyon gibi savunma mekanizmalarının oluştuğu bilinmektedir. Gün geçtikçe iklim değişikliğinin çarpıcı sonuçlarıyla karşılaşıyor oluşumuzla birlikte “acı verici” duygulanımlarımız açığa çıkmaktadır ve bununla baş edebilmek adına psikanalistlerin yakından ilgilendiği çeşitli savunma mekanizmaları devreye girmektedir. Krizi bir düzeyde reddetme durumunda, bunun gerçek, ciddi ve büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklandığını kabul ediyoruz, ancak rahatsız edici duygusal etkisini en aza indirmek için bu gerçeği çarpıtmanın yollarını arıyoruz. Bazıları bu gerçeklikle birlikte oluşan korkularını ve endişelerini çevrimiçi ortamlarda ifade edebilirken, kimileri ise geçmişteki temiz hava ya da iklimin, temiz su ve havanın, ormanların kaybını zihinlerinde işle(ye)miyor. Sanayi çağı boyunca insanların yaşam standartlarının yükseldiğini biliyoruz. Bu çağ ile birlikte gelen kolaylıkların bu kadar korkunç bir bedeli olduğunu bilmek, yoğun psişik çatışmalara yol açabilmektedir. İnsanlar çeşitli savunma mekanizmalarını kullanarak bu durumla başa çıkmaya çalışıyorlar. Bu başa çıkma iklim krizinin var olmadığına inanmak ya da başka birinin hatası olduğuna söylemek gibi yollarla gerçekleşebiliyor. Eylemin sorumluluğunu Öteki’lere (politikacılar, milyarderler, yöneticiler ve diğer uluslar) yönlendirmek, kısa vadede kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlasa da temelde çaresizlik ve ilgisizlik gibi durumların ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Sorumluluk, bizden daha “yüce” bir otoriteye veriliyor fakat bunun işlevselliği de tartışılır bir noktada kalıyor. İnkar, gerçeklikten rahatsız olmadığımız bir ‘sanki’ durumunu korumamıza imkan sağlar. İklim değişikliğinin inkar edilmesinin temelinde bir başka savunma mekanizması olan bölünmenin varlığından da bahsedilebilir. Bu bölünme, mevcut yaşam tarzımızın yol açtığı hasara bir şekilde kişisel düzeyde dahil olduğumuz inancından ayrılmak için ortaya çıkmaktadır. Umursamazlık kültürünün özellikle beslediği şey, bu kişisel sorumluluk duygusunun eksikliği olarak ele alınabilir. Bizler, kültür içerisinde karbon emisyonları sorununa kişisel olarak dahil olduğumuz düşüncesinden kurtulmanın (sorumluluk almamanın) yollarını buluyoruz. Bireysel eylemlerimizin her birinin önemsiz olacak kadar küçük olduğuna inanmak, ötekileri suçlamak, değişim yapabilecek gücümüzün olmadığına inanmak, iklim değişikliğinin gelecek için tehdit olduğu ve ortaya çıkacak hasarın hızlı teknolojik düzeltmelerle birden onarılacağına inanmak bu yollara örnek verilebilir. İklim değişikliğinin “gerçekliği”, bazıları için eski tarz bir gerçektir, doğanın gerçeğidir, yıldızlarda yazılı olan gerçektir. Doğa değişmez. Bu kaçınılmaz olan bir felakettir. Bu, psikanaliz alanında oldukça tanıdık olan durumun söylemsel bir çerçevesidir; insanlar çoğunlukla acılarının, içinde bulundukları durumların vb. kaçınılmaz olduğuna inanırlar. Genel itibariyle iklim değişikliği kulağa psikolojik veya psikanalitik bir konu olmaktan çok politik bir konu gibi gelebilir. Ancak bunun insan yapımı bir kriz olduğu düşünüldüğünde, kaçınılmaz olarak psikanalistlerin analiz ettiği insan psişeleriyle ilgili olduğu görülmektedir. Çoğu insan, küresel krizler yerine kendi kişisel kaygılarını gidermek için terapiye giderler. Ancak belki de psikanaliz, kişilerin kendi ihtiyaçlarını karşılamanın bir aracı olarak süreçlerine odaklanmayı sağlayabilir. Ne de olsa, psikanaliz tarafından bir şekilde ele alınan bir zihin, yaşanabilir bir gezegen olmadan pek bir işe yaramaz. Melike Ekizler

bottom of page