top of page
ES_BRHM_BRM_007_25-001.jpg

İnsan çoğu zaman ne istediğini bildiğini düşünür. Oysa psikanaliz başka bir şey söyler: Arzumuz sandığımız kadar bize ait değildir. Jacques Lacan bunu şu formülle ifade eder: “İnsanın arzusu, Ötekinin arzusudur.” Buradaki Öteki, yalnızca karşımızdaki kişi değildir. Anne, bakım veren, dil, kültür, yasa — kısacası öznenin içine doğduğu simgesel düzenin kendisidir. İnsan yavrusu ihtiyaçla doğar. Ancak çok erken bir anda bu ihtiyaç talebe dönüşür. Talep artık yalnızca bir ihtiyacın karşılanmasını değil, aynı zamanda Ötekinin sevgisini de içerir. Fakat talep hiçbir zaman tamamen karşılanmaz. Tam da bu noktada arzu ortaya çıkar. Çünkü talep karşılandığında bile geride temsil edilemeyen bir artık kalır. Lacan’ın düşüncesinde arzu tam da bu noktada, talebin içinde temsil edilemeyen o eksiklik etrafında ortaya çıkar. Başka bir deyişle arzu, talebin tam olarak karşılanamayan kısmından doğar. Bu nedenle arzu, eksiklikten doğar. Bu eksiklik yalnızca öznenin içinde değildir; aynı zamanda Ötekinin alanında da bulunur. Çünkü talep daha en başından itibaren Ötekiye yönelmiştir: yalnızca bir nesneyi değil, aynı zamanda Ötekinin sevgisini ve tanınmasını talep eder. Bu nedenle özne çoğu zaman farkında olmadan şu sorunun etrafında dolaşır: “Che vuoi?” “Benden ne istiyorsun?” Nevrotik yapılar da büyük ölçüde bu soruya verilen farklı cevaplar etrafında örgütlenir.

d25631f4-8335-4e4e-bda7-4d2b1db401ef.png

“Kadın gibi davran.” - “Gerçek bir erkek ol.” Bu tür ifadeler günlük dilde oldukça tanıdık. Sanki “erkek” ve “kadın” dediğimiz şeyler herkesin bildiği, net sınırları olan kategorilermiş gibi konuşuruz. Peki gerçekten öyle mi? Jacques Lacan bu soruya oldukça provokatif bir cevap verir: “Kadın yoktur.” Bu cümle ilk duyulduğunda sert gelir. Sanki Lacan kadınların varlığını inkâr ediyormuş gibi. Oysa Lacan’ın söylediği şey bambaşkadır. Kadınlar vardır. Ama Lacan’a göre “Kadın” diye evrensel bir kategori yoktur. Kemal, Füsun’a kavuşmayı değil, onu arzulamayı sürdürmeyi seçer. Arzu, tatmin edilmesi gereken bir ihtiyaç olmaktan çıkar; askıya alınması gereken bir hareket hâline gelir. Çünkü arzu tamamlandığında, özne için bir kapanma riski doğar. Kemal bu kapanmayı istemez.

masumiyet-muzesi-dizisindeki-opusme-sahnesine-koy-19576504_1296_amp.jpg.webp

Kemal’in Füsun’a duyduğu şey, klasik anlamda bir aşk olarak okunabilir; fakat psikanalitik açıdan bakıldığında burada daha karmaşık bir yapı işler. Orhan Pamuk, Kemal üzerinden yalnızca arzuyu değil, arzunun ötesine geçen bir deneyimi -jouissance’ı- görünür kılar. Kemal, Füsun’a kavuşmayı değil, onu arzulamayı sürdürmeyi seçer. Arzu, tatmin edilmesi gereken bir ihtiyaç olmaktan çıkar; askıya alınması gereken bir hareket hâline gelir. Çünkü arzu tamamlandığında, özne için bir kapanma riski doğar. Kemal bu kapanmayı istemez.

hope-deferred-and-hope-and-fears-that-kindle-hope-by-charles-west-cope-n-d-via-touchstones-rochdale-arts-heritage-centre-uk.jpg

Melankoli, çoğu zaman “yoğun üzüntü”, “kendini suçlama” ya da “depresif çökkünlük” olarak düşünülür. Günlük hayatta da çok kez insanların “Bu aralar melankoliğim.” “O da çok melankolik ya.” “Melankolikliği seviyorum.” Gibi cümleler kurduğuna şahit oluyoruz. Peki psikanaliz ne diyor bu melankoli hakkında? Psikanalitik olarak mesele, yalnızca bir duygu durumu değildir. Lacan’ın açtığı hat üzerinden düşünürsek, melankolide temel sorun kayıp yaşanması değil, kaybın özneyle ayrışamamasıdır.

bottom of page